Madencilik desteklenmeli mi? Elbette. Bence burada temel mesele “madencilik desteklenmeli mi?” sorusundan çok, madencilik politikasının hangi unsuru ve hangi aktörü desteklemesi gerektiğidir.
Son 15–20 yıldaki genel yönelim, maden işçisini ve maden yörelerini güçlendiren bütünlüklü bir politika olmaktan ziyade; ruhsatlandırmayı hızlandıran, yatırım maliyetlerini azaltan ve madene erişilebilecek alanları doğayı sömürmek pahasına genişleten şirket merkezli bir büyüme politikası görünümündedir. Ekonomik getiri büyük ölçüde sermayeye, çevresel ve insani risk ise işçiye ve yöre halkına bırakılmıştır.
1. Devletin “madenciliği desteklemesi”, çoğu zaman şirketi desteklemek biçimini aldı
Maden yatırımları genel ve bölgesel teşvik sistemleri içinde KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, vergi indirimi, işveren sigorta primi desteği, faiz desteği ve yatırım yeri tahsisi gibi araçlardan yararlanabiliyor. Resmî yatırım teşvik sistemi özetinde bunlar açıkça sıralanıyor. Mevzuatın yönü de aynı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Aralık 2024’te temel hedefi, madenlerde izin sürelerini kısaltarak “yatırım ortamını iyileştirmek” şeklinde açıklıyordu. Bakanlığın açıklaması yatırımcı bakımından hukuki öngörülebilirliği ve rezervlerin ekonomiye kazandırılmasını öne çıkarıyordu. Bu yaklaşımın en ileri örneklerinden biri, 2025’te çıkarılan 7554 sayılı Kanun oldu. Düzenleme;
-İzin ve ÇED süreçlerini yatırımın hızlandırılması amacıyla yeniden düzenledi,
-Bazı durumlarda kurumlar arasındaki izin uyuşmazlıklarının yatırım lehine aşılmasını kolaylaştırdı,
-Belirli enerji ve maden faaliyetleri bakımından zeytinliklerin taşınabilmesine ve alanların kamulaştırılabilmesine imkân verdi,
-Orman, mera ve diğer doğal alanlar üzerindeki yatırım baskısını artırdı.
Kanun teklifinin kendi gerekçesi bile temel amacı “izin süreçlerinin sadeleştirilmesi ve yatırımların hızlandırılması” olarak tanımlıyordu. Dolayısıyla çevre hareketlerinin “doğal varlıklar şirket yatırımlarının önündeki engel olarak görülüyor” eleştirisi yalnızca ideolojik bir yorum değil; düzenlemenin dilinden ve kurduğu karar mekanizmasından çıkarılabilecek makul bir sonuçtu.
2. Sektör büyürken bunun işçiye otomatik olarak refah sağlamadığı görülüyor
TÜİK verilerine göre madencilik ve taş ocakçılığı ihracatı 2023’te yaklaşık 3,8 milyar dolar, 2024’te 4,5 milyar dolar, 2025’te ise 4,4 milyar dolar oldu. Sektörde 2025 itibarıyla yaklaşık 173 bin kişi çalışıyordu. Bu rakamlar madenciliğin ekonomik olarak önemsiz olmadığını gösteriyor; fakat ciro veya ihracat artışı, ücretlerin yeterliliğini, zamanında ödenmesini, güvenli çalışmayı ya da istihdam güvencesini kendiliğinden sağlamıyor. Üstelik sektörün ekonomik gelişmesini gösteren veriler düzenli biçimde yayımlanırken; reel madenci ücretleri, ücretlerin katma değer içindeki payı, taşeronlaşma, ödenmeyen ücretler ve sendikal örgütlenme konusunda aynı ayrıntıda ve kolay erişilebilir resmî bir veri sistemi bulunmuyor. Bu veri eksikliği bile politika önceliklerinin nerede toplandığını gösteriyor.
3. İş güvenliği sorunu münferit kazalardan ibaret değil
Soma’da 2014’te 301, Ermenek’te aynı yıl 18 ve Amasra’da 2022’de 43 madencinin yaşamını yitirmesi, yalnızca birbirinden bağımsız “talihsiz olaylar” olarak açıklanamaz. Sorun; üretim baskısı, taşeronlaşma, yetersiz denetim, işçinin tehlikeli işi reddetme gücünün zayıflığı ve işletme maliyetlerini düşürme eğilimiyle ilişkilidir. Araştırmalar madencilerin Türkiye’deki diğer çalışanlara göre yaklaşık altı kat daha fazla iş kazası geçirme, yedi kat daha fazla iş kazası sonucu ölme riski taşıdığını; en yüksek kaza sıklığının kömür ve linyit çıkarılmasında bulunduğunu gösteriyor*. Bu, sektörün doğası gereği tehlikeli olmasının ötesinde, riskin yeterince iyi yönetilemediğini gösteren son derece ağır bir bulgudur. SGK’nın maden iş koluna ilişkin kayıtlarında 2023’te 86, 2024’te 70 ve 2025’te 67 ölüm rakamı görünüyor. Resmî iş kazası verileri yalnızca bildirilen ve sigortalı çalışanları kapsadığı için gerçek tablonun bundan daha ağır olma ihtimali de var.
4. 2026’daki eylemler çelişkiyi çok daha görünür hale getirdi
Polyak Eynez’de şirket devri öncesinde yaklaşık 3.000 işçi çalışırken 1.700 kişinin işten çıkarıldığı, geride kalan yaklaşık 1.200 işçinin ise ücretlerin ödenmemesi ve özlük haklarının belirsizliği nedeniyle Şubat 2026’da iş bıraktığı sendika tarafından bildirildi. Bunlar sendikanın aktardığı rakamlar; devir bedeli gibi tartışmalı iddialar bağımsız biçimde doğrulanmış değil. Fakat kitlesel iş bırakma ve ücret uyuşmazlığının varlığı açık. Doruk Madencilik işçileri ise 2026’da;
-Altı-yedi aya varan ödenmemiş ücret ve fazla mesai alacakları,
-Yatırılmayan sigorta primleri,
-Ydenmeyen kıdem tazminatları,
-İşçi sayısının yaklaşık 1.200’den 300’e düşmesi
nedeniyle Ankara’ya yürüdüler. Ankara girişinde işçilere müdahale edildi ve bazı işçi ve sendika yöneticileri gözaltına alındı. Sonunda ancak İçişleri, Enerji ve Çalışma bakanlıklarının devreye girdiği bir görüşmeyle ödeme sözü alınabildi; daha sonra sözlerin bütünüyle yerine getirilmediği gerekçesiyle eylemler yeniden başladı.
Burada çok çarpıcı bir devlet davranışı ortaya çıkıyor: Şirket, ücret ve kıdem gibi zaten kanundan doğan yükümlülüklerini aylarca yerine getirmediğinde bile sorun uzun süre “işçi–işveren uyuşmazlığı” olarak kalabiliyor. İşçiler yürüyüş yapıp kamusal görünürlük kazandığında ise kolluk müdahalesi çok daha hızlı devreye girebiliyor. Gözaltı ile soruşturmayı hukuken birbirine karıştırmamak gerekir; her gözaltı cezalandırmayla sonuçlanmaz. Fakat eylemin engellenmesi ve katılanların gözaltına alınması bile örgütlenme üzerinde caydırıcı etki yaratır ve aslında bir tür cezalandırmadır. Ankara’da son günlerde yine aynı davlet refleksinin sahnelendiğini görüyoruz. Türkiye’de son dönemde benimsenen model, tam anlamıyla “madencilik yanlısı” bile değildir; daha doğru ifadeyle maden yatırımı ve ruhsat sahibi şirket yanlısıdır. Gerçekten madencilik yanlısı bir politika;
-İşçinin ücretini ve kıdemini güvence altına alır,
-Etkin ve bağımsız denetim kurar,
-Sendikal örgütlenmeyi korur,
-İşçiye ciddi ve yakın tehlike karşısında işi durdurma gücü verir,
-Çevreyi madenciliğe kurban etmez, zorulu çevresel maliyetleri şirketin bilançosuna yansıtır,
-Maden kapandıktan sonra işçiyi ve yöre halkını kaderiyle baş başa bırakmaz.
Oysa görülen modelde şirket yatırımına vergi, izin, arazi ve bürokratik kolaylık sağlanırken; işçinin en temel alacağı için bile yüzlerce kilometre yürümeyi göze alması gerekebiliyor. Köylü toprağını, ormanını veya zeytinliğini savunduğunda; işçi de ücreti ve yaşamı için mücadele ettiğinde kolluk ve yargı mekanizmasıyla karşılaşabiliyor. Bu nedenle, madenciyle doğa savunucusu aynı bozuk sistemin kurbanlarıdır. İkisi de aynı ekonomik düzenin farklı maliyetlerini taşıyor: birinin emeği ve yaşamı, diğerinin toprağı ve yaşam çevresi sömürülüyor.
*Sekmen, M., Zengin, M.A. (2023). Türkiye Madencilik Sektörü İş Kazalarının Analizi ve Gelecek Perspektifleri. Int. J. Adv. Eng. Pure Sci. 35(2): 246-258. DOI: 10.7240/jeps.1242698
Not: Bu yazı 11 Ağustos 2026 tarihinde @forestercihan adresli X hesabında da yayımlanmıştır.
Yorum bırakın